‘Arzu’ denilen şey dipsiz bir kuyu. Bu istediğim de olsun başka ihsan istemem yalanının ardı arkası yok. Hatta satın aldığınız hiçbir eşya aslında istediğiniz eşya değil, ona sahip olduktan sonra isteyeceğiniz bir diğer eşyanın elçisi. İhtiyaç gidermek değilmiş amacımız; kimlik edinmekmiş meğer. Zaten öyle olmasa bana zaman zaman (tıp dışında ) lüzumsuz ve uzak gelen teknolojik gelişmeler kimsenin umurunda olmaz, sponsor da bulamazdı. Gelişmek kötü demiyorum da, diyorum ki; bu gelişmelerin imaj haline gelmesi az biraz ürkütüyor. Konuşmaya imkan sağlayan ve sms gönderebilen cep telefona burun kıvırıp, elinden her iş gelen, sizi alıp oyun ve internet dünyasına hapseden telefonların baş tacı edildiği bu gün, gelecek daha beter günlerin garantisi olsa gerek. Tıp ilerlesin de eğlence ve boşa vakit geçirmece teknolojisi yerinde dursun diyemeyiz sonuç itibariyle bilim kendi içinde her haliyle gelişiyor. Neyse, teknoloji dostları dostum kalsın da ben bu konunun ucunu arzuların insan ilişkilerine yaptığı post modern darbeye doğru sündüreyim.
Atalar demiş ki armudun çöpüne üzümün sapına kusur bulan yapayalnız kalır ortalık yerde. Buna inat her geçen gün beğeniler yükseliyor, beklentiler artıyor, insanlar aradığını bulamamanın ızdırabı içinde kıvranıyor. Çünkü medyada ideal model olarak önümüze sunulan şeylerden etrafımızda yok!
Çok güzel ve akıllı kızlar, çok yakışıklı ve zeki erkekler, harika kıyafetler, müthiş evler, hiç bozulmayan ahenkli saçlar, son model arabalar… Açıkça abartılıyorlar. Bütün bunlara sahip olmuş ama mutsuz ve kıskanç birileri tarafından elinizdekiyle yetinip mutlu olamayın diye sergileniyorlar. Ultra zengin dünya tasviri yapan dizilere bakın senaristler utanmasalar karakterlere anasınıfı çocukları gibi ‘baak benim son model arabam var senin var mııı’ dedirtecekler. Kızlar manken, erkekler önemli iş adamı olmayınca mekânlara alınmayacaklar neredeyse.
Kadın&Erkek duyguları da nasibini almaz mı bu hengâmeden? Hem de nasıl alır. Aşık olunacak kadın mesela ‘damdan dama atlayıp savaşıyor, eve koşup makyajını yapıyor, topuklu ayakkabıları giyip iri dudakları ve kemik vücuduyla balonun en gözdesi oluyor. Erkek modeli zaten başka bir âlem, filmlerde gördüğünüz baklava dilimi kaslara gündelik hayatta yalnızca erkeklerin çoraplarında rastlayabilirsiniz. Böylece efendim, kadınlar Angelina Jolie’ye, Erkekler Brad Pitt’e düşman kesiliyor.
Vel hâsıl-ı arzularımıza patron benim demedikçe,
Hep daha fazlasını ve gerek duymadığımız şeyleri istemeye devam ettikçe,
İnsanların farklı yanlarını görerek onları güzel bulabilme, sevebilme ve yetinme erdemini kazanamadığımız sürece işimiz zor.
( Bu yazı 4-5 sene evvel kaleme alınmıştı o sebeple medyadan verdiğim örnekler eski gelebilir ama olsun bir vakitler en ünlü onlardı. Bu arada Rahmetli ve değerli hocamız Ünsal Oskay'dan öğrendiklerim havalara uçmamış ne mutlu bana:) )
İçinde bulunduğun atmosfere sığmamak gibi kötü bir şey yok. Her şeyi bildiğini, her sırra vakıf olduğunu zannetme cühelalığının ötesine bir adım daha atsan bir rahat nefes alacaksın. Ama bildiğim bütün tıkanmalar az bilmek ile çok bilmek arasında gerçekleşiyor. Hani insan az bilirken cesaretinin gözü kördür ya; söyler de söyler, sesi de yüksektir o zamanlar ancak bilgisi artmaya başladıkça bir suskunluk, çekingenlik bürür. Şüphe başlar, pencere çoğaldıkça ışığın nerden geldiğini anlamanın zorlaşması gibi akla gelen her fikrin bir anti tezi, bir acabası, bir şüphesi de beraberinde hediye edilir. Sonra içinden çıkamazsın.
Yani; ya az bileceksin, engebesiz yolu yürürken tek derdin attığın adımları saymak olacak. Ya da gerçekten bileceksin ki her attığın adımın bir adı olacak tasavvur dünyasında.
İnsan sarrafı olmayanların keyfi yerinde; oysa insanı ilk bakışta çözebilenler tedirgin, başına geleceklerin farkında ve farkında olmaktan daha acısı yok. Bilirsin ki zararı büyük olacaktır bu insanın ama güvenme, sevme, sevilme, güzel vakit geçirme ihtiyacı gözünü karartır.
Beden dili okuyamayanlar şanslı; karşısındakinin hal ve hareketlerine göre incelik ve nezaket düşünmek zorunda değiller, sıkıldı konu değiştireyim, bir derdi var derman olayım çabası içinde de değiller.
Anne baba olmanın felsefesini bilmeyen anne babalar da pek rahat; mahalle usulü yetiştirilmiş çocuğun diğerlerinden farkı yok onlara göre. Doğuyor, büyüyor, evleniyor, torun sahibi ediyor..daha ne olsun.
Arkadaşlığın değerini bilmeyenler sadece menfaat söz konusu olduğunda arayacak kadar düpedüzdür, mantıklıdır, duygu içermez. Kendileri de başkalarından yana hal hatır sorulma beklentisine girmez. Düşünüp aramanız ne ifade ediyorsa, aramamanız da aynıdır. Kaybetmekten korkmazsınız
Müzikten, resimden ve sanattan anlamayanlar yeryüzünün melodisini, tuvallerini ve estetik güzelliklerini görmezler. Denize bakan bir yamacın ucunda oksijen sarhoşu olmayı da özlemezler. Beton duvarlar arasında yaşayıp hava almak için markete gidip gelmek çok dert olmaz böylece. Yetinmeyi bilmek onlara doğarken verilmiştir.
Çocuk olmayı bilmiyorsan oyuncağının olmaması canını acıtmaz,
Sevgili olmayı bilmiyorsan sevilmediğini duyduğunda sinir harbi yaşamazsın,
Hiç bisiklete binmemişsen uçuk hayallerinin içinde bisikletle Türkiye turu olmaz,
Ne kadar az yaşarsan, o kadar az istersin. Ne kadar az şey bilirsen o kadar mutlu olursun. Rahatlığı paha biçilmezdir. Ama üzüntün gibi keyfinde çok azdır, vaat edilenden çok azını yaşarsın. Ya gerçekten bilmeye kalkışmayıp merdiven altında oturacaksın, ya da öğrenmeye başlayıp bütün o bahsedilen kaygıları her basamakta artan bir şiddetle yaşayacaksın.
Tepenin başındaki kutsal ferahlık her bilginin ötesinde.
Gün içerisinde 2-3 kişiden duyarım, sağlamdır. Arada ben de söylerim. İçimde bir his var kesin kötü bir şeyler olacak fısıltısıyla medyum gibi gezinmek bir dışavurum herhalde.
Ya da hissiyat babında ne kadar gelişkin bir ruh olduğumuzu kanıtlamak istiyoruz etrafa.
‘Bak ben söylemiştim oldu işte’ demek bazen marifet gibi geliyor insana.
İç huzursuzluğu, başlanan her işin ortasında derin bir nefes alıp iç geçirme şeklinde gösteriyor kendini. Çalan telefonlar siren sesi gibi gelmeye başlıyor, refleksler yükseliyor derken felakete hazır hale geliyor insan. Bekliyor yani bir şeyler olsun diye. Velhasıl-ı ne demiş büyükler akla gelen başa geliyor. Düşünce gücüyle sandalye yürütene şaşırmamak lazım, biz düşünce gücüyle şeytanın aklına gelmeyecek fenalıklar getiriyoruz başımıza. Başa gelebilecek felaketler hususunda yazdığımız senaryolar birer başyapıt. Apartman altlarında kafaya saksı ya da kiremit falan düşme ihtimali ile yürümek, sokakta kutlama yapılırken maganda kurşununa denk gelmemek için balkona, cama çıkmamak, yağmur yağarken şimşek çakar diye korkmak… Felaket doğal ya da insan eliyle olsun önemli değil; korkuyoruz. Çaresizlik dağın başında görünüp şehre doğru inen bulut gibi, yavaş ama kendinden emin ilerliyor. Bir teslimiyetsizlik kaplamış ki içimizi, kaygı denizlerinde yüzüp duruyoruz. Kaygı, çağın felaketi aslında. Nasıl öyle olmasın diyenler vardır; yaşamak kaygı, para kazanmak kaygı, ölmek bile kaygı. Oysaki kaygılansakta öleceğiz, kaygılanmasakta.
Bazı sonuçlara müdahale şansımızın olmaması bir bakıma iyi bir şey. Böyle olunca sonucu başarısızlık saymıyoruz. Egosu incinmeyen insan daha mutlu. Egoyu incitmemenin ise tek bir yolu var; başarılı olduğunda okşamamak lazım onu. Başarıyı ve başarısızlığı, iyilik ve kötülüğü, yüksek bir yerden aşağıya bırakmadıkça kaygılar yük olmaya devam edecek. Biz hayatı korkarak yaşarken o kendi ritminde akıp gitmeye devam edecek. Şu sarsılmaz düzen için ne gerekiyorsa ‘o’ olacak.
Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler! Demiş, Erzurumlu İbrahim Hakkı. Hayatı tümüyle boş vermek değil bu yazılanlardan kasıt, hayatın gerçek sahibine hayatı teslim etmek sadece.
İçimde küçük bir huzursuzluk kaldı şimdi…
Yağmur yağarken, ulu bir ağaç bulup altında saklanmak istiyorum,
Ayakkabılarım olmadan toprağa basmak istiyorum.
Çocukluktan sıyrılarak mutluluk ve üzüntülerin aynı teraziden geçtiğini gören insanların, Hayatı bir şeylere benzetme çabaları içinde kendine sıkıca bir yer bulacağına inandığım bir benzetmedir bu.Pek edebi olduğunu söyleyemeyiz doğrusu, daha çok psikolojik bir çağrışım; çünkü edebiyat süslemeyi seviyor, psikoloji nokta atışlar yapmayı, basit bir tasvirle ruhunuza işlemeyi. Boyunuza kısa gelen bir battaniye nasıl bir his verir? Sırtına doğru çeksen ayakların üşür, ayaklarını kapatmak istesen sırtın. Üstelik başka bir alternatifinde yok çünkü hayat sadece bir tane. Ne hava daha da soğuduğunda kullanabileceğin bir yedek, ne de var olanın eksiklerini tolere edecek bir ikincisi mevcut. Bu hayatı sevmedim diğerini alayım diyemezsin. Bu hayat benim beklentilerimi karşılamıyor rahat ve huzurlu değilim gibi şikayetler yetkili mecranın dikkatini çekmeyecektir. Neden mi çünkü yalnız değilsin. Olay gayet adil. Zengin ya da fakir ayrımı olmaksızın her birimizin ayrı ayrı birer tane kısa battaniyesi var; altında sağa sola dönerek, falsolar yaparak, riskler alarak bazen mutluluk tadıp bazen hüzün yudumlayarak zamanı geçirmeye çalışıyoruz. Her zaman eksik kalan bir şeyler oluyor, arzuların şımarıklığından mıdır bilmem ama ben tamamlandım diyen birini görmedim henüz. Mecazi olarak yaz mevsimi de öyle kolay kolay gelmiyor ki insanın hayatına; atıp battaniyeyi bir kenara rahatça uzanasın. Bir yılın 4 te 1’ini geçtim yaklaşık 60 yıllık bir ömrün 40 ta 1’i safi mutlulukla geçiyorsa ne ala. Azcık yaz mevsiminin diz boyu kışı, biraz içten gülümsemenin kucak kucak hüznü var. Hayatta attığımız bütün adımlar daha ulvi bir saadete ulaşma ümidinden besleniyor, gelin görün ki hayat çoğunlukla bizim istediğimizi değil, kendi istediğini vermek gibi bir bencillik içinde. Mutlu anların toplamı hüzün, acı ve kedere oranla öyle az ki mutluluk veren hep hatırlanıyor. Akın eden süvarilerin özentisi olumsuzluklar ise bir gün “artık önemsememe” durumuna mahkum oluyor. Böylece, yıllar geçtikçe boyu uzayan ama doğarken getirdiği küçük battaniyesi hep aynı kalan insan bir şey öğreniyor üşümemek için. İnsan, “illaki bir tarafın açıkta kalacak seç bakalım!” diyen hayatın altında sıcak bir huzur bulabilmek için ayaklarını karnına doğru çekiyor, üşümemek, yıpranmamak için büzülüyor…Buna elinde olanla yetinmek deniyor. Kendine uyduramadığın şartlara kendini uydurmak. Tecrübelerim elverdiğince gözlemlediğim o ki, mutluluğu eksik olmayan insanların yaptıkları tamamen bundan ibaret.